Abonelik Facebook sayfamız Twitter sayfamız

Sayfa
: 838
Makale : 97
Ebad : 5.5 x 28 x 20 cm
ISSN : 1300-4174
Cilt : Karton Kapak
Fiyat : 80 TL
   


Genel Değerlendirme Ekonomik Krizin TarihçesiEkonomik Krizin SebepleriKrizin Sebepleri ve Güven FaktörüEkonomik Kriz ve YolsuzluklarEkonomik Krizden Çıkış YollarıEkonomik Kriz ve Yeniden YapılanmaEkonomik Kriz Hakkında Genel DeğerlendirmelerEkonomik Kriz ve İstikrar Programının Analizi2000 ve 2001 Ekonomik Krizlerinin AnaliziEkonomik İstikrar Programının AnaliziPara, Banka, Kamu Maliyesi ve Ekonomik KrizPara PolitikalarıBankacılık Kesimi ve Ekonomik KrizMaliye Politikaları2002 Bütçesi ve Geleceğe Bakış


Kurucusu: Hasan Celâl Güzel (1945-2018)

Yüksek İstişare Heyeti: Justin McCarthy (Başkan) / Mehmet Aydın / Sabahattin Balcı / Yakup Basmacı / Semavî Eyice / Darhan Kıdırali / Hayrettin Karaman / Kemal Karpat / Şerif Mardin / Jean Lois Mattei / Rhoads Murphey / Kâmil V. Nerimanoğlu / Chester A. Newland / İlber Ortaylı / Sadettin Ökten / İskender Pala / Norman Stone

Yayın Kurulu: Kemal Çiçek (Başkan) / Bilgehan Atsız Gökdağ (Koordinatör) /Şükrü Halûk Akalın / Şakir Akça / Ahmet Akgündüz / Aygün Attar / Emin Çarıkçı / Abdurrahman Dilipak / D. Mehmet Doğan / Şenol Durgun / Gonca Bayraktar Durgun / Burhan Erdem / Tevfik Erdem / Mehmet Seyfettin Erol / Bünyamin Erul / Hasan Tahsin Fendoğlu / Gülay Göktürk / C. Sencer İmer / İsmail Köksal / Gülay Mirzaoğlu / Esen Özsan / Nail Öztaş / Sami Selçuk / Lütfi Şehsuvaroğlu / Adnan Şenel / Ömer Turan / İbrahim Ethem Atnur / Haydar Çakmak / Güler Eren / Tufan Gündüz / İbrahim Özkan / Necdet Sağlam

Y.T. Yayıncılık Eğitim Ltd. Şti. Adına Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni: Ülker Güzel
Yazı İşleri Müdürü: Murat Tazegül
Dağıtım ve Abone Müdürü: Zülfikâr Mert
Satış ve Pazarlama: Murat Delibaş



 Gelir Dağılımı
 Türk Ekonomisi

Önsöz İçindekiler Örnek Makaleler Değerlendirme Medya ve Biz

İKTİSADİ KRİZİN ZİHNİYET ARKAPLANI

Doç. Dr. Ömer Demir*
Kırıkkale Üniversitesi İİBF İktisat Bölümü Öğretim Üyesi

Giriş

Kriz, içinde bulunduğumuz dönemde, günlük dilde en çok kullanılan kelimelerden biri oldu: Bazen bir tespit, bazen bir şikayet bazen de bir bahane olarak. Yaşanan bu büyük ekonomik kriz, yarattığı acıların yanısıra bize iktisadi zihniyetimizin üzerinde yeniden düşünme imkanı da vermektedir. Bu yazı, iktisadi krizin zihniyet arkaplanı üzerine bir sesli (yazılı) düşünme denemesidir.

Umutsuz Bir Kriz

Özellikle son bir yıldan beri inen-çıkan kur ve dalgalı bir indekse sahip olan borsadan başı döndü vatandaşın. Sadece başı dönmedi; senetleri döndü, malları döndü. Sonunda bir çok insan akşam evine eli boş döndü. Umutsuz olmaktan bıktı, umut aradı ama umudu bir türlü bulamadı. Önünü göremez, yarınını bilemez hale geldi. Ne yapılsa kurtulunur bu çöküşten? İktisatçılar bu vesileyle epeyce boy gösterdiler. Vatandaş memleketin nasıl kurtulacağının yol ve yordamını öğrenebilir miyim diye günlerce TV ekranı karşısında sabahladı. Kriz derinleştikçe iktisatçılara bel bağlayanlar biraz daha umutsuz hale geldi. Konuş konuş konuş.. Ancak çare yok. Aslında bu iktisatçıların da pek bildiği bir şey yoktu! “İki ay izin versinler tüm sorunları çözerim” diyen eski siyasetçiler bile, boş da olsa bir ümit verdiler, hiç olmazsa vatandaşı tebessüm ettirdiler. Ancak iktisat uzmanları, bilim adamları kıt kaynaklar gibi umudu da olduğundan daha da kıt hale getirdiler. İktisatçılardan umut kesilince dervişlerin peşine düşüldü, ancak gün geçtikçe Derviş’e bağlanan umutlar da söndü. Duvarlara yapıştırılan ve üzerinde “dolar yasaklansın” yazan afişlerin çare olup olamayacağı soruldu, “cebine giren döviz, bir kişiyi sokağa atıyor” bez ilanları tebessümle okundu döviz bürolarına girip çıkılırken. Bu kampanyalar “gönülden” desteklendi ama yastık altındaki döviz TL’ye çevrilmedi. Milli duyguları okşayan konuşmacılar salonlarda alkışlandı ama insanlar dışarı çıkınca duygusallıklarını üzerlerinden hemen atıverip servetlerini milli para yerine yabancı paralarla tutmayı yeğlediler. Seçimlerde milliyetçi partilere oy verip vicdanlarını ve duygularını tatmin ettiler ama güvenilir ve nihai sorun çözücü olarak, dünyanın egemen güçlerini, (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İMF ve Dünya Bankası vs) gördüklerini sessizce itiraf ettiler. Küreselleşme karşıtı söylemleri tebessümle izlediler, ancak vitrinleri gezen bir müşteri veya defile salonlarındaki mankenleri izleyen bir moda takipçisi gibi değil, geçmişi hatırlayıp iç geçirerek, rengarenk yerel kıyafetleriyle gösteri yapan folklor ekiplerini seyreden bir orta yaşlı insan gibi. Kimse ekonomik kararlarına duygusallık karıştırmadı. Çünkü insanlar iktisatçıların dediği gibi gerçekten rasyonel davranıyordu. Bunu en açık biçimde nakit servetlerini korumak için, kendi ulusal hükümetlerinin denetiminde olan ulusal paraya değil, Amerikan veya Alman hükümetlerinin kontrolündeki yabancı paraya daha çok güvendiklerini göstererek ortaya koydular. Yani vatandaş elinden geldiği kadar işini “sağlama” bağlamaktaydı. Ancak ekonomi, iktisatçıların bireysel düzeyde çok mantıklı olan bazı ekonomik kararların herkes tarafından aynı şekilde benimsenmesi halinde, ulusal düzeyde aynı mantıksal sonuçlara ulaşılamayabileceğini söyledikleri duruma benzer bir sonuca doğru hızla ilerliyordu. Vatandaşın kendisini kötü yönetimden koruma tedbirleri ekonomideki krizi hem derinleştiriyor hem de yeniden üretiyordu.

Suçlular Suçlu Arama Peşinde

Bu arada paradoksal ve ironik durumlar ortaya çıkıyordu. İnsanlar bu ekonomik krizin suçlularının yakalanmasını istemekte, belki de bir günah keçisi aramaktadır. Ama sonuçta suçlulardan suçluların bulmasının istendiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Suçlular, kendilerinin suçlu olmayacağını düşündüklerine göre giyotinin önüne atılacak birilerini arıyorlar. Krizin baş suçluları olduğu söylenenlerin üzerine gidildikçe kriz daha da büyüyor. Hortumlar hortumcular ekranlarda resmi geçit yapıyorlar. Hortum içerikli güldürü programları en yüksek reytingi yapıyor. Toplum, öyle enteresan ki, bir taraftan hortumlandığı için üzülüyor, diğer yandan nasıl hortumlandığını seyrederek eğleniyor. “Aile fotoğrafındakileri” bir bir içeri atmak, bir yandan kamu vicdanın rahatlatıyor ama öte yandan sermaye kaçışını hızlandırarak krizi derinleştiriyor? Yolsuzluklarla mücadele siyasetin en önemli uğraş alanı haline geliyor. Diğer alanlarda olduğu gibi, burada da siyaset işliyor ve efsanevi yolsuzlukla mücadele yolsuzlukları yapılıyor. Kırtasiye ile mücadele bakanlığı kurularak kırtasiyenin iki katına çıkarılması gibi, her yolsuzlukla mücadele dalgasının arkasından daha derin yolsuzlukların ucu görünüyor. Bu kadar “yol”suzun olduğu bir yerde işler nasıl yolunda gitmesi beklenir ki!.

Krizin Kökleri Ta Derinlerde

İktisatçıların krizi açıklaması, bir çok günah keçisi arayan insanı memnun edici değil ama çok açık ve basit. Kriz bir kurban, bir günah keçisi ile giderilecek gibi değil; ta içimizde, derinlerimizde.

Krizin açıklaması basitçe şöyle: Bu topraklarda her ne olduysa üretmeden tüketen insanların sayısı göreli olarak artmaya başladı. Her toplumda değişik oranlarda üretmeden tüketen insanlar vardır. Ancak bizdeki süreç öyle hızlı ve ani oldu ki, ekonominin kapasitesi, üretmeden tüketmek isteyenlerin taleplerini karşılayamaz hale geldi. Peki bu nasıl oldu? Birkaç aşamalı bir süreç. Önce, yeterince üretmediği halde, merhameti bol, başkasının servetini başkasına dağıtma konusunda cömertliği ile tanınan “devlet baba”, çok üretiyormuş gibi bazı toplumsal kesimlere tüketim hakkı tanıdı. Devlet o zaman çok iyi bir babaydı. Kimden, nasıl ve hangi şartlarla aldığını söylemden birilerine veren, bunu da baştan beri sahip olduğu metafizik gücüyle açıklayan bir devletti. Herkes, bu devletin başına bir zeval gelmemesi için duacıydı.

Önceleri arızı olan bu durum gittikçe sürekli hale gelmeye başladı. Geliri giderini karşılamayan devlet mevcut düzenini sürdürebilmek için, el koyduğu şimdiki neslin ödünçleri yetmeyince, gelecek nesillerin borç hanesine yazılmak üzere harcamalarına devam etti. Sadece ülke vatandaşlarını değil, tasarrufunu değerlendirmek isteyen tüm dünya insanlarını, özellikle uluslararası aylak sermayeyi sevindirecek düzeyde cazip nemalar veren “değerli kağıtlar” elden ele dolaştı. Ne güzel kağıtlardı onlar. Yanınızda tutmakla size çok büyük kazançlar getiriyorlardı. Bu kadar kazançlı olduğuna göre devlet, bu kağıtları çıkarma karşılığında topladığı parayı vatan ve milletin selameti için önemli yatırımlarda kullanıyordu! Zahmetli işlere girmektense bu kağıtları elde tutmak çok daha kazançlı hale geldi. Büyük firmaların karlarının yüzde 70’ler varan kısmı devletin bu borçlanma çarkının dönmesini sağlamak için verdikleri borçlardan elde ettikleri faiz gelirleriydi. Bankaların özel tasarrufları hazineye finansman sağlama aracı olma dışında bir fonksiyonları kalmamaya başladı. Kısır döngü başlamıştı. Borçlanma zorunluluğu daha yüksek maliyetli borçlanmayı zorunlu kılmakta, bu da üretime gidecek kaynakların, devletin fonlanmasına akmasını böylece, mal ve hizmet olarak karşılığı olmayan devasa bir alım gücü ortaya çıkarmaktaydı. Vatandaşın enflasyon olarak tanıdığı bu canavar dünya istatistiklerine sapma yaratacak kadar büyük ve diğer ülkeleri hayrete düşürecek kadar istikrarlı ve uzun solukluydu. Değirmenin suyunun nerden geldiğini, bu suyun sürekli gelmeye devam edip etmeyeceğini sormak kimsenin aklına gelmiyordu. Çok güzel günlerdi o günler. Sorun yoktu, üretmeden tüketebilme sihirbazlığını gösteren siyasiler meydanlarda “Türkiye sizinle gurur duyuyor” sloganlarıyla karşılanıyor, bu kahramanlıklarının ödülü olarak yaşlarına başlarına bakılmadan sahip oldukları bu yüksek yetenekleri sayesinde tekrar yönetim koltuğuna oturtturuluyorlardı. Onlar da kendileriyle gurur duyuyorlardı. Yurt sathında omuzlara alınarak, adları spor salonlarına, bulvarlar verilerek kahramanlıkları tescil ediliyordu. Ancak bu arada başka ülke vatandaşları, şimdi ürettiklerinin tümünü tüketmeyip gelecek nesillere aktarırken biz gelecek birkaç neslin üreteceklerini de şimdiden tüketme marifeti göstermiştik! Hep biz çocuklarımız için çalışacak değildik ya: Biraz da onlar bizim için çalışsındı! Yüksek maaşlı bürokratlarımız kurları bastırarak ülkemizdeki bu yüksek kazanç mekanizmasından istifade etmek isteyen yabancılara güvenli bir ortam sağladılar. Döviz üzerinden yüzde 40’lara varan kazançlarıyla, uluslararası aylak sermayenin yüzünü güldürdük. Ölçüyü kaçırınca ipin kopacağını anlayan yabancılar birkaç günde toparlanıp gittiler. Borçlarımızla ve dramatik biçimde bozulan dengelerimizle başbaşa kaldık. Hata, bir zamanlama hatasıydı. Alacaklılar, çocuklarımızı beklemeden biz hayattayken kapıyı çaldı. İşte bunu beklemiyorduk. Onun için sarsıldık. Oysa bu şekilde yönetilen bir ekonominin, üretmeyene tüketme imkanı sunan bir mekanizmanın sonu bundan başka ne olabilirdi ki?

Suçlu Kim?

Peki suçlu kim? Biz olmadığımıza göre(!), olamayacağımıza göre (!), birilerini bulmalıydık. Suçlu “onlar”, yani dışımızdakiler. Dünya bankası mıdır, ay em ef midir, nedir, krizi aşmak için borç istiyoruz, bize kanunlar yapmamızı emrediyorlar. Bu ne densizlik! Bizi AB’ye üye yapın, belki durumumuzu biraz düzeltiriz, diyoruz, bize bir sürü kanunlardan bahsediyorlar. “Bu millet kendisi için hangi kanunun gerekli olduğunu bilemez mi? Hangi kanunun ne zaman yapılacağını ayarlayamaz mı? Bu millet hiç kimseye, en yoksul dönemlerinde bile boyun eğmedi diyerek nutuk atmayı biliriz, ama aslında bunun çare olmadığını da. Çünkü hamasete karşı alkışlar eskisi kadar gür değil. Meydanlarda homurtu var. Ulusal siyasetimizin en önemli kurumu olan “hamaset” artık eskisi gibi yalnız başına sokaklarda dolaşamıyor, ona mantıklı bir arkadaş lazım. Bir yandan da televizyonda film izlerken Governorler toplantısının sonucunu ifade eden alt şerit haberinden gözümüzü ayırmıyoruz. ”Türkiye’yi gözden çıkarmazlar, bu onların da başarısızlığı anlamına gelir. Bir yerlerden bulup para verirler” düşüncesiyle filmimizi izlemeye devam ediyoruz. En büyük suçluyu yada suçluları bulduk demektir: emperyalistler, batılılar, islam düşmanları, siyonistler falan filan. Farklı ideolojiye farklı bir suçlu ama hepsi “dışarda”. Bu “dışardakiler” bu kadar büyük suçu işlerlerken biz neredeydik, ne yapıyorduk? Bundan hiç haberimiz olmadıysa, bu ne büyük gaflet! Haberimiz vardıysa buna nasıl izin verdik?

Bana Atasözlerini Söyle Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim Askerlik anılarımızın en ilgi çekenleri, hemşehri bir komutanın gölgesinde yapılan kaçamaklar, iştimadan kaçışlar, iltimaslar ve kayırmaları içerenleridir. Başkaları güneşin altında eğitim yaparken bizim nasıl ağacın gölgesinde uyuduğumuzu, başkaları hamama grup halinde girerken bizim hemşehri başçavuşu ayarlayarak hamamı saatlerce yalnız başına kullandığımızı, hafta sonları evci kağıdımız olmadan nasıl dışarlarda kaldığımızı büyük bir marifetmiş gibi anlatırız.

Dersine çok çalışan çocuğun lakabı inektir, kopya çekerek geçeninki ise uyanık. İşini dürüst yapanın, çalıp çırpmayanın ödülü, “devleti sen mi kurtaracaksın” şeklindeki bir kınanma cümlesidir ya da “beceriksiz”. Yüksek maaşlı, düşük zahmetli devlet işleri en gözde mesleklerdir. Kollektif sorumluluk gerektiren yerlerden kaçmak evladır, sonra şahit yazarlar başın belaya girer. “İş buldun mu sıvış, yemek buldun mu giriş”; “Üzümü ye bağını sorma”; “Devletin malı deniz yemeyen domuz”; “Bal tutan parmağını yalar”; “Bedava sirke baldan tatlıdır”.... en yaygın atasözü ve halk deyişlerimizdir. Bu sözler hep “bizim” tarafımızdan olayın nasıl görüldüğünü anlatır. “Başkaları” üzümü yer bağını sormazsa, başkaları bal tutarken parmağını yalarsa, başkaları iş bulunca sıvışır yemek bulunca girişirse onlar ya komünüst, veya vatan haini yada gericidir. Biz yaparsak iyi “başkaları” yaparsa suç. Milletvekillerimiz başka mükelleflerden (bunların kim olduğu bizi pek ilgilendirmez) toplanacak vergileri bizim bölgemize, ilimize, köyümüze aktaracağını söyleyince, bu kahraman vatan sevdalılarını avuçlarımız acıyıncaya kadar alkışlarız. Onlara hakikaten bizim vekilimiz olduklarını ispat etmişlerdir. Ama bizim vergilerimizi başkalarına verince de, aynı vekiller vatan haini oluverirler birden. Milletvekillerinin insanları kandırmasına değil, bizi kandırmasına kızarız. Halbuki biz onları başkalarını kandıracaklarını vadettikleri için seçmiştik.

Beşeri Kaynaklar Üretken Olmayan Sektörlerde

En zeki çocuklarımızı okutup devlet hizmetine göndermek için azami çaba sarfederiz. Ama bizi asıl ilgilendiren onların devletin hangi hizmetini gördükleri değil, devletin onlara nasıl bir bordro verdiğidir. Tanıştığımız kişiye ilk önce ne iş yaptığını değil, ne kadar kazandığını sorarız. Bu kazanç, zahmeti düşük bir kazançsa, bize de benzerini ayarlayıp ayarlayamayacağını öğrenmek isteriz. Çok çalışıp yorulana acır, yorulmadan kazanana ise gıpta eder, öykünürüz. 10 kişilik bir iş yerinde 25’inci kişi olmak için her siyasi partinin kapısını, hemşehri derneklerini, akrabaları ve kullanabileceğimiz diğer tüm beşeri kanalları enva-i çeşit bağlantılar kurarak yoklarız. Bizden önce birileri yokladıysa ve onların torpilleri daha güçlü olduğu için bize bir şey kalmadıysa da “Lanet olsun! Bu ülke adam olmaz. Torpilsiz hiçbir şey yapılmıyor” diyerek hayıflanırız. İktidardakiler partizanlık yapıyor diye yakınırız, oy verdiğimiz parti iktidara geldiğinde rozetimizi takar, il, ilçe teşkilatına uğrar, “vatan millet için her türlü fedakarlığa hazır” olduğumuz beyan eder; hazırlanan listelerde yerimizi almaya çalışırız. Gerekirse bu şekilde “vatan yolunda” kavga bile ederiz. Vatana bağlılığımızın bir göstergesi olarak, gazetelerden en dikkatli ihale ilanlarının yeraldığı resmi gazeteyi okuruz.

İtaati yüceltir, bir şey üretmeyi, kendi başına fikir geliştirmeyi, atalarımızın şanlı geçmişindeki büyük birikimin öğrenilmesinin yeterliliğine atıf yaparak, kınarız. Düşünerek konuşanları değil, bağırarak atışanları izleriz. Aramızdan hasbelkader kendi kafasıyla düşünen birkaç kişi çıkarsa, bir fırsatını bulur onların boğazlarına “Salkım Hanımın Taneleri”ni geçirmek için fırsat kollarız.

Büyük beşeri yatırım yaptığımız çocuklarımızı, DPT’nin, Hazinenin, Hariciyenin odalarında sabahtan akşama kadar bir iki evrak hatırına oturmaya razı olmayıp, siyasal entrikalara karışmalarına anlam veremeyiz. Hukukumuzun siyasallaşmasından, üniversitelerimizin bilgi üretim merkezleri olmamalarından yakınırız.

Hani Kayserilileri zeki çocuklarını okuldan alıp ticarete yönlendirdikleri, yeterince zeki olmadığını düşündüklerini de adam olsun, ortada kalmasın diye okula gönderdiklerini anlatan meşhur bir hikaye vardır. Bu hikayenin ilgi çekici olmasının nedeni ülkede tersinin geçerli olmasıdır. Eğer en kafası çalışan, en yetişkin, en becerikli insanlar rant değil de üretim için enerjilerini harcasalardı, bugün Türkiye krizdeki ekonomilere borç veren ülke durumunda olurdu.

Dil bilen, dünyayı tanıyan yetişmiş insanlarını, yüksek rant ortamıyla piyasa üretiminden çekerek devlet çarkına dahil eden bir ülke, hangi beşeri güçle ekonomik hamle yapacaktır? Ekonominin yükünü devletin himmetinden istifade edemeyenlere yükleyen, gerektiğinde onlara ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapan bir birliktelik ne kadar hakkaniyetlidir? Toplumsal üretimden pay almak için üretime yapılan katkının değil, sahip olunan özelliklerin öne çıktığı bir bölüşüm sistemi ne kadar adaletlidir? Bir inşaat işçisi beş yabancı dil bildiği için diğerlerinden daha fazla ücreti hak eder mi? Bu sorular yerine sağcı mısın solcu mu?, laik misin dinci mi? Birinci cumhuriyetçi misin ikinci cumhuriyetçi mi? Türkçü musun, kürtçü mü? gibi soruları tartışırız. Çünkü kavga, üretime katılmadan tüketimden daha fazla pay alma kavgasıdır. Toplumu gerginleştiren çatışmaların temelinde bu kavga yatmaktadır.

Kurtuluş İçin Önce Kurtarıcılardan Kurtulmak Gerekir

Hayatını bir şekilde devlet mekanizmalarını araya sokarak, başkalarının üretimine el koymak suretiyle sürdürmeye alışkın ve bu konumunu kimseyle paylaşmak istemeyenlerin saltanatı devrilmeden bu toplum sükun bulamaz. Siyaseti yozlaştıran, hukuku politize eden, eğitim kurumlarını kısırlaştıran temelde bu rant kavgasıdır. Üretenin ödüllendirildiği, tembelin cezalandırıldığı bir toplumda insanlar arasındaki farklılıkları belirleyen temel kriterler, kıyafet, cinsiyet, inanç ve etnik köken olamaz. Gelişmiş tüm ekonomilerin, insanları üretime katkı niteliğine göre tasnif eden kriterler geliştirdiklerinden ötürü başarılı olduklarını görmezden gelenler toplumun önünü açamaz. Birilerinin ürettiğine nasıl el koyacağının mekanizmalarını geliştirmeye kafa yoranlar, sürekli kendileriyle birlikte içinde bulundukları gemiyi de batıracak kurtuluş reçeteleri üretmektedirler. Bu nedenle krizden kurtuluş hareketi, öncelikle kurtarıcılardan kurtulmakla başlamalıdır. Rant dağıtan kurumların ortadan kalktığı, insanların resmi gazetelerini sıkı takip ederek değil, yetenek ve çabalarıyla piyasalardan sağladıkları kazançlarla hayatlarını sürdürdükleri bir ortamın oluşturulması en acı fakat uzun vadeli en gerçekçi çözümdür. Unutulmamalıdır ki, seni kurtaracağına inandığın kişi, sana rağmen de olsa önce kendini kurtarmaya çalışacaktır. Kurtarılacaklar listesindeki yerinden hiçbir zaman emin olma, bu sıra ömrünün izin vermeyeceği kadar gerilerde olabilir. Tıpkı şimdiki krizde olduğu gibi.



Ana Sayfa | Süreli Yayınlar | Kitap Yayınları
Cumhuriyet Projesi | Osmanlı Projesi | Türk Projesi
Değerlendirmeler | İletişim | Arama | Linkler

Copyright © 2013 Yeni Turkiye